14 Haziran 2020

İngiltere'den Türkiye'ye arabayla yolculuk

“Hayatımda yediğim en iyi dondurmaydı” dedi Ozan. Ömrünün henüz 5 yıl 6 ayının geride kaldığını düşününce çok iddialı bir açıklama gibi gelmeyebilir. Ama buna 30’u aşkın yıl ile biz de eşlik ediyorduk dersek belki fikriniz değişebilir. San Marino – İtalya arasında küçük bir dükkandaydık, belki 40 dereceye varan hava sıcaklığından, belki de hayatımızda gördüğümüz en küçük ülkelerden birinin tepelerini arşınlamanın yorgunluğundan başımız dönüyordu.

Başa saralım, öyle çok eskiden beri yurtdışında yaşayan bir aile değiliz. Uzun zamandır deniz tatillerimizi Yunanistan’da yapıp ardından Türkiye’ye geçiyoruz. Böyle yapmamızda hem Yunanistan’ın muhteşem doğası, lezzetli yemekleri, sakinliği başrol oynuyor. 2019 için planları yaparken, acaba bu sefer biraz serbest mi takılsak dedik ve bir gece doğan fikirle İstanbul’a arabayla gitmeye karar verdik.

Londra’dan İstanbul’a en kısa yol Google Maps’e göre 3.000 km civarı, 33 saat sürmesi öngörülüyor (hiç durmadan tabi, gerçekçi değil yani). Ancak peşinde olduğumuz şey tabi ki bu değil. Yine de önce yolculuğu daha iyi anlamak için gurbetçi forumlarına, facebook sayfalarına düşüyoruz. Alternatifler, yapılacak ve dikkat edilecek şeyler çok detaylı bir şekilde anlatılıyor. Ama bunlara geçmeden önce daha temel bir sorunumuz var. Ne ehliyet var ne araba.

Ehliyetimi 2000 yılında almıştım. Türkiye’de yaşarken araba kullanıyordum, hatta sonradan motosiklet ehliyeti de almıştım. Ayrıca tatil ve iş kiralamalarıyla en az bir 10 ülkede de araba kullanmışımdır. Ancak Birleşik Krallık kurallarına göre Türkiye’deki ehliyetimizin bir yıl bu ülkede yaşadıktan sonra hiçbir hükmü yok. İlk yıl kullanabiliyoruz ancak sonrasında yeniden sınava girmek gerekiyor. Yazılı sınavda ve sürüş testinde başarılı olup ehliyeti cebe koyunca arabamızı alıyoruz. Rotaya çalışabiliriz.

İlk planımız, gidişe 15 gün ayırmak ve zamanımızın çoğunu Balkanlar ile Yunanistan’da geçirmek. Slovenya, Hırvatistan, Karadağ gibi ülkelerin ne zamandır merak ettiğimiz yerlerinde konaklamak, tatil yapmak. Ancak kişisel bir teknik sürpriz, bizi Schengen sınırından hiç çıkmadan Türkiye’ye ulaşmak zorunda bırakıyor. Türkiye dışından Schengen vizesi alabilmek için, oturumunuz olan bir ülkede olmanız ve oturumunuzun en az 3 ay daha sürmesi gerekliymiş. Ağustos sonu bizim oturumu yenileme zamanımız, bu yüzden kurala uymuyoruz. Eğer bu boşlukta Schengen ülkelerine gitmek istiyorsanız, araftasınız. Ne Türkiye’den, ne yaşadığınız yerden vize alabiliyorsunuz. Benim vizem var ama Başak’ın ve Ozan’ın yok. Vize ofisleri işleme bile almıyor başvurumuzu. Rica minnet konsolosluğa gidip Yunanistan’dan 15 günlük tek girişli vize çıkarabiliyorum. Böyle olunca planlar değişiyor. Rota yeniden hesaplanıyor.

Rotamız
Yeni hedef Avrupa Birliği’nden hiç çıkmadan, İtalya’da topuğa inip feribotla karşıya geçmek. Tatili de ya Güneydoğu İtalya’da ya da Yunanistan’da yapacağız, serbest bırakıyoruz bu kısmını. Yola çıkmak için gereken bazı temel şeyler var. Uluslararası ehliyet (Post office’e gidip alabiliyorsunuz), Green Card (arabanızı sigortaladığınız şirkete yazı yazdığınızda gönderiyorlar, bize hiç sormadılar ancak lazım olabilir) ve diğer ülkelerdeki trafik kurallarına uygunluk için bazı malzemeler. Bu malzemeler, farların üzerine yapıştırılıp soldan sürenleri rahatsız etmeyecek hale getiren sticker, yangın söndürme tüpü, ilk yardım çantası, alkolmetre, vs. Hepsi Amazon’da ya da farklı sitelerde rahatlıkla bulunabilen şeyler. Birleşik Krallık’ta böyle zorunluluklar olmadığı için araçlarda hiçbiri bulunmuyor.

Rotayı belirlerken yoldaki arkadaşlarımıza da uğrayacak bir plan yapıyoruz. Yola bir öğleden sonra Ozan’ı okuldan alıp çıkıyoruz. 2 saatlik bir yolculuğun ardından Folkestone – Eurotunnel’dayız. Bu noktada İngiltere’den çıkıp Schengen sınırına giriyoruz. Kontroller oldukça hızlı. Eurotunnel biletimizi de zaten önceden almıştık. Gitmemiz gereken saatten 2 saat önce varınca, bekleyeceğimizi sanıyoruz ama tren boş olacak ki bizi hemen alıyorlar. Epey bir avantajlıyız.

Eurotunnel'daki tren

Eurotunnel bir tren servisi. Araçları, kapalı tren vagonlarına alıyorlar. Park ediyorsunuz, ancak yaya olarak çıkacak yer de yok. 30 dakikalık bir seyahatin ardından kıta Avrupa’sına Calais ile merhaba diyoruz. Hedefimiz Lüksemburg. Orada yaşayan Hüseyin’i ziyaret edip, gece onun evinde konaklayacağız. Belçika ve Fransa’dan geçen 4,5 saatlik bir yolculuğun ardından gece yarısına doğru orada oluyoruz. Yolun bu kısmında herhangi bir ekstra ücret olmadığını da ekleyeyim.

Tatile daha fazla zaman ayırabilmek için ilk günlerde olabildiğince hızlı giderek deniz kıyılarına doğru inmek istiyoruz. Bu yüzden ikinci günün hedefi Milano. Sabah küçük bir Lüksemburg turu yapıp (ki yapmasak da olurmuş, hiçbir şey yok), yola çıkıyoruz. 

Lüksemburg sokakları

Öğle saatlerinde hedef koyduğumuz Colmar’dayız. Colmar kalabalık, Christmas marketleriyle ünlü şehir yazın da epey turist çekiyor belli. Şehir merkezinde geçirdiğimiz 2 saat ve yediğimiz yemek bize yetiyor. Arabayla olmanın avantajı, Alsace ve Muscat şarapları alıyoruz ve yola devam ediyoruz. Biraz sonra İsviçre sınırındayız. Bu noktaya kadar Fransa’da az bir otoban ücreti ödeniyor. İsviçre ise bu konuda acımasız. Tek tek ücret yok, ülkeden geçmek için ‘vignette’ almanız gerek. Bunda da opsiyon yok, 2019 yılı için sabit ücret 40 Frank (yaklaşık 37 euro).

Ancak yollar bu ücretin hakkını verircesine şahane. Ayrıca İsviçre’de seyahatin en güzel tarafı nefis Alp manzaraları. Hava da güzel olunca çok keyifli bir yolculuk oluyor. Kısa bir seyahatin ardından yeni duraklama noktamız Luzern’deyiz. Öğleden sonra molası, kısa bir şehir turu, Ozan’a söz verilen dondurma, doldurulan kahve mataraları. Luzern çok şirin bir şehir, güneşli bir havada, göl kenarı ışıl ışıl. İsabetli bir seçim yaptığımızı anlıyoruz.

     

Alman İsviçre’sinden güneye doğru indikçe ülke de İtalyalaşıyor. Yollar bile değişiyor. Sınıra doğru trafik de yoğun. Geçiş bize biraz vakit kaybettiriyor ve bu kayıp maalesef Como gölünü görmekten vazgeçmek zorunda bırakıyor bizi. Akşam saatlerinde Milano’daki otelimize ulaşıyoruz. Gökçen ve Elif bizi otelimizden alıyor ve harika bir pizza restoranına götürüyor. Milano’da arkadaşlarımızla güzel bir gece geçiriyoruz, yorgunluk da uçuyor.

  

Otelde havuz olunca, sabah Ozan’a biraz izin vermek durumundayız. Bir de Milano’yu terketmeden San Siro’yu görmek istiyoruz (daha doğrusu ben istiyorum. 3 kişilik seyahatte Ozan’ı yanına alan demokratik üstünlüğü elde ediyor, ben çoktan yatırımımı yapmışım). Bunları yapınca yola çıkmak öğleni buluyor. 2 saatlik bir yolculuğun ardından yemek molası için Parma’dayız. Et ve süt ürünlerinin bu şehirde ne kadar muhteşem olduğu malum. Nefis bir yemek, üstüne küçük bir şehir gezisi. Ennio Tardini’ye de selam çakmadan gitmek olmaz, renkler sebebiyle Parma’nın kalbimizde yeri ayrı ne de olsa.

     

Akşamüstü yola devam, konaklayacağmız yere doğru ilerliyoruz ama nerede kalacağımızı da bilmiyoruz aslında. Planda Bologna’da durmak var ama es geçiyoruz, büyük şehirlere girip çıkmanın bile büyük kayıp olacağını artık anladık. Doğudaki Rimini’yi hedef belleyip yola devam ediyoruz. Akşam saatlerinde otelimizdeyiz. Yemek için şehrin ‘piazza’sına indiğimizde bizi müthiş bir sürpriz bekliyor. Antika/bit pazarı satıcıları meydanı kaplamış, o kadar çok güzel şey o kadar ucuz fiyata ki, aklımız gidiyor. Ben bir spor arşivcisinde epey vakit geçiriyorum. İtalyan futbolunun 40lar, 50ler, 60lardan kalan bir sürü parçası. Satan amca İngilizce bilmeyince pek anlaşamıyoruz maalesef. Sonra bir eski gazeteci var, Mussolini dönemi gazeteleri satıyor, Hitler propaganda gazetesi gösteriyor bize. Eski dergiler, reklamlar, derken elimiz epey dolu çıkıyoruz pazardan. En güzeli ise şu basketbol kokartı. Bir anda gözüme çarpıyor ve 1 Euro’ya alıyorum. Sonradan öğrendiğime göre 50ler-60larda hakemler uluslararası maçların sonunda birbirleriyle kokart değiştirirmiş. Muhtemelen o zamanlardan bir Türk hakemin kokartı, dönüp dolaşıp bana ulaşıyor.

     

Ertesi sabaha Rimini’de denize girerek başlıyoruz – daha doğrusu sadece Ozan giriyor, biz bekliyoruz. İtalya’nın doğu sahillerinin ağırlıklı olarak iç turiste dönük olduğunu duymuştuk. Gördüklerimiz de bunu teyit ediyor. Müthiş genişlikte bir plaj, yer gök şezlong. Temmuz ayında olduğumuz için doluluk yarı yarıya ama Ağustos’ta tıklım tıklım olduğunu söylüyorlar. Üstelik 2 şezlong bir şemsiye 10 euro. Deniz çok güzel değil, en azından bizim için. Daha güneye inmeden görülecek bir ülke var dibimizde, yola çıkma vakti.

Rimini – San Marino arası 30 dakika. San Marino, biraz daha içeride kalan tepelik bir bölge. Sınırda tabi ki herhangi bir kontrol yok, zaten ayrı bir ülke olmasının sadece bazı detay durumları var. Rimini’de yaşayıp San Marino’da çalışanlar çokmuş mesela. Ülkenin tam ortasındaki Basilica di San Marino – Pieve’yi ziyaret ediyoruz, enfes manzaradan ülkeyi 360 derece görüyoruz. Gezinin başında Avrupa’nın en küçük 7. Ülkesini görmüştük, bu kez de 3. En küçük ülkeyi görmüş oluyoruz.

  

Ülkeyi terketmeden başta bahsettiğim dondurmacıda soluklanıyoruz: Altra Gelato. Yolu düşenlere isim vermiş olalım. Sonra güneye yolculuk başlıyor. Yol boyu arayışımız akşamüstü güzel bir sahil bulup denize girmek. Pineto adlı küçük kasabada karar kılıyoruz. 4 civarında arabayı bırakıp, bir plaja çöküyoruz. Yukarıda da söylediğim gibi buralarda pek yabancı turist yok. İşletme sahipleri de pek yabancı dil bilmiyor. Yine de fena anlaşmıyoruz. Misafirperverler, bizden şezlong, şemsiye parası almıyorlar. Yemek vaktine kadar oradayız. Deniz Rimini’ye göre daha iyi olsa da, yine de muhteşem değil. Plajlar çok geniş ve daha kalabalıklaşmak için Ağustos’u bekliyor.

Yemek için hareket etmeden, plajı işleten abiden tavsiye istiyoruz. Doğrudan tavsiye vermiyor, eline telefonu alıp bir restoranı arıyor, İtalyanca bir şeyler konuşuyor. Sonra bir ara telefonu indirip adımı soruyor, söylüyorum anlamıyor. Telefona dönüp Fabio diyor, sonra da bana sen Fabio’sun, orada seni bekliyorlar diye açıklıyor. Elimize adresi tutuşturup bizi bir yere gönderiyor.

  

Bu hikayeyi özellikle detaylı anlatıyorum, çünkü bizim algılarımızla oynayan bir restorandayız: Assaggeria Km 431, Silvi. İtalya’da ne yemeyi beklersiniz? Çeşit çeşit pizza, olağanüstü makarnalar, hadi bilemedin güzel bir ızgara et. KM 431, Abruzzo bölgesinin gizli tatlarını bize sunuyor: Arrosticini, bizim bildiğimiz adıyla çöp şiş. Evet bildiğiniz çöp şiş. Kuzu ve ciğer yapıyorlar ve gerçekten güzel yapıyorlar. Hele bir de bizim gibi Türkiye’den gelmiyorsanız cennettesiniz. Ne kadar yedik hatırlamıyorum. Her şey şahane, o an kendimizi Vedat Milor gibi hissediyoruz.

Restoranı bırakıp yola devam etmek gerek. Yorulana kadar biraz daha gidip öyle uyuyalım istiyoruz. San Severo şehrinde güzel bir otel ayarlayıp konaklıyoruz. Şansımıza otelde düğün var ama bizim odaya ses gelmiyor neyse ki. Gelse de duyacak halimiz de yok gerçi.

Uyumadan önce kritik bir karar verme zamanı. Gördüğümüz her yer çok güzel, göremediklerimiz de aklımızda. İlk planda buralarda birkaç gün kalmayı düşünüyorduk, ama vazgeçip Yunanistan’a bir an önce geçmek ve aralıksız orada dinlenmek mantıklı geliyor. Ertesi gün akşama kadar Apulia bölgesinin güzel yerlerini dolaşıp, 21:00 feribotuyla Yunanistan’a doğru yola çıkacağız.

  

İlk istikamet Polignano a mare. Fotoğraflarına görüp vurulduğumuz, bu bölgenin olmazsa olmazı şehir gerçekten muazzam. Yerel turistlerle dolu bir kalabalık var, fotoğraftaki o kısım epey kalabalık. Şehrin tarihi merkezi de çok güzel. Yemeği burada yedikten sonra ikinci durak Alberobello. Yine bölgenin en uğrak noktalarından olan şehir, Unesco dünya mirası listesinde. Bölgenin ünü Trulli adı verilen evleri. Türkiye’deki Harran evlerinin ikizleri olarak da gösteriliyor. 15. Yüzyıldan kalma Trullilerle dolu sokaklarda dolaşıyoruz.

  

Birindisi’ye varmadan yol üstündeki diğer önemli bölgeler Cisternino ve Ostuni’yi ancak arabayla turlayabiliyoruz. Gemiye binmeden biraz alışveriş yapmalıyız ama günlerden Pazar olunca iş biraz zor. Sonunda bir Lidl bulup feribot iskelesine doğru geçiyoruz.

Birindisi limanı çok sevimli bir yer değil. Limandan Arnavutluk’un Sarande şehrine ve Yunanistan’ın Igoumenitsa şehrine feribot kalkıyor. Igoumenitsa feribotu yolda Corfu’ya da uğruyor. Ancak yolcuların büyük çoğunluğu memleketine giden gurbetçi: Türkler, Arnavutlar, Romenler, Bulgarlar...

Gemi oldukça eski. Rahat seyahat etmek için kamara kiralıyoruz ama camsız, havalandırması çok verimli çalışmayan, ranzalı bir oda çıkıyor karşımıza. Restoran, kafe, oyun salonu dedikleri şeyler de 90’lardan kalma. Artık ne kadar çok Türk kullanıyor düşünün ki restoranında tabldot sulu yemek servisi var. Et sote, pilav, ayran. Yapacak bir şey yok, ilk deneyimde pek iyi bir feribot seçememişiz, çünkü daha iyileri olduğunu da biliyoruz.

11 saatlik bir seyahatin ardından sabah 8-9 arasında Igoumenitsa’ya yanaşıyoruz. Artık Türkiye’den önceki son ülkedeyiz ve önümüzde epey zaman var. Hemen Parga’ya geçip bir otel buluyoruz ve Ozan’ın hasretle beklediği sınırsız deniz günleri başlıyor. Yol boyu hiç sorun çıkarmadı ama sürekli hareket etme hali de 5 yaşındaki bir çocuk için ideal değil tabi. Toplam yolculuk süresinin onda biri kadar ekranla haşır neşir olduğunu eklersek, performansı iyi diyebiliriz. Eline bir fotoğraf makinesi verince, bir de her gittiğimiz yer için ona bir hedef koyunca uyum sağladı kendisi.

 

Biraz Parga’yı anlatalım. Igoumenitsa limanından 45 dakikalık bir yolculukla bu cennet parçasına ulaşıyoruz. Epirus olarak geçen Yunanistan’ın kuzeybatı bölgesinin en popüler noktası burası. İngiliz, Hollandalı, Alman turistleri sıklıkla görüyoruz. Ayrıca ilk kez bir Yunan tatil bölgesinde böylesine yoğun trafik ve otopark problemine rastlıyoruz. Her yer epey kalabalık, park sıkıntısı olunca otopark ücretli ve yer bulmak zor. Yine fazla turist sebebiyle turistik restoranlar birazcık Yunan özünden uzaklaşmış gibi. Çok lezzetliler ancak mesela taze deniz ürünlerini (ahtapot, kalamar, karides) deniz kenarındaki yüksek puanlı restoranlarda bulmak zor (Yine de hepsi çok güzeldi, tavsiye isteyen olursa elbette sorabilir). Batı Avrupalı turistler bunları aramayınca restoranların böyle davrandığını daha önceki deneyimlerimizden biliyoruz. İşletmelerin puanını yükselten şey ise eğlence ortamı. Restoranların hemen hepsinde, 9 sularında, bir garson tarafından başlatılan sirtaki görüyoruz. Garsonlar omuz omuza restoran içinde başlıyor, misafleri kata kata sahile doğru dönüyorlar. Sadece bunun için gelen bir sürü turist var belli.

Parga, trafik sıkıntısı dışında çok güzel bir yer. Deniz muazzam, sahil yine de insan sayısına göre dengeli, bunalmıyorsunuz. Etraftaki birkaç koya da gidilebiliyor rahatlıkla. Genelde plajlar organize, cüzi bir ücretle şezlong-şemsiye kiralamanız gerekebiliyor, ama ücretsiz olanlar da var.

       

Kaldığımız otelin işletmecisi Nikos süper adam. İngilizce çok iyi değil ama yine bir yolunu buluyoruz. Bir dönem Tarabya Oteli’nde grubuyla buzuki çalmış, iyi biliyor İstanbul’u. Sohbet şimdilik orada kalıyor ama akşamına otelin bahçesinde bir arkadaşıyla buzuki – uzo yaparken görüyorum. Gidiyorum yanlarına, eşlik ediyorum ortama.
Nikos'la buzuki - uzo

Ertesi akşam ona soruyoruz, bize yerel bir taze balık ürünlü restoran tavsiye etsin diye. To Dichti diye bir yer öneriyor, gidiyoruz. Gerçekten ortalıkta pek az turist var, çoğunluk bölgedeki yerliler ya da buraya gelen Yunanlar. Her şey taze, fiyatlar bir tık daha uygun ve lezzet çok güzel. Belki yeni dünyada harita-keşif uygulaması puanlamaların her şeyi değiştirdiğini söylüyoruz ama hala en gizli yerleri size oranın yerlileri söylüyor, bir kez daha onaylıyoruz.

Türkiye’ye hareket günü gelince, sabahtan çıkıyoruz yola. Yolda belki bir gece konaklarız diye planlıyoruz başlangıçta, ne de olsa yol 10 saat var. Daha önce Halkidiki tatillerinde uğradığımız Astrovalta - Stavros hattında bir deniz molası veriyoruz. Sonrasında da yine önceden bildiğimiz Lefteris’te bir öğleden sonra yemeği. Sınır trafiği Google Maps’e göre boş görününce devam etmeye karar veriyoruz, büyük hata. Bu sınırdan epey geçtik ama maalesef hiç başımıza gelmeyen geliyor. Müthiş bir kalabalık, inanılmaz yavaş ilerleyen bir sıra, 3 saati bulan geçiş süresi, Meriç’in sivrisinekleri yüzünden açılamayan cam. En nihayetinde Türkiye’den de trafik sigortamızı yaptırıp giriyoruz içeri. Yolculuğun birinci etabı böylelikle sonuçlanıyor. İkinci bölümde farklı bir rotadan farklı bir ekiple dönüş hikayemizi anlatacağım.

 

Notlar:

  • Yolda önceden çalışılmasını tavsiye edebileceğim bazı tüyolar var. Bunlardan birincisi benzin fiyatları. Avrupa’nın birçok ülkesinde hatta bazen şehirler arasında bile benzin fiyatları müthiş farklılıklar gösterebiliyor. Örneğin Fransa’da €1.5 olan litre fiyatı, Lüksemburg’da €1.15’e inebiliyor, otoyol üzerinde ise €1.7’ye çıkabiliyor. Rota üstünde en uygun benzin Türkiye’de, bunun önemli sebeplerinden birisi o dönemki kur farkı tabi. Yunanistan-Türkiye sınırındaki o uzun kuyrukta, arabayı çalıştırmadan ittirerek ilerlemeye çalışan gurbetçi çok, depo boşa yakın sınırdalar, İpsala’dan dolduracaklar. Şu siteden Avrupa’daki güncel fiyatları görebiliyorsunuz: autotraveler.ru/en/spravka/fuel-price-in-europe.html
  • Çalışılması gereken diğer bir konu da otoyol ücretleri. Rotanızı çizerken bile kontrol etmek isteyebilirsiniz. İsviçre’deki durumdan bahsetmiştim, bunun gibi vignette almanız gereken ülkeler var. Bizim ilk etapta geçtiğimiz ülkeler bunlardan değildi, ancak yine de yola çıkmadan bu konuya da göz atılması önemli. Ayrıca bazen tünel geçişlerinde de ek ücretler olabiliyor. Alpler’de bu şekilde birçok tünel var. Bunun için de şu siteye buyrun: tolls.eu
  • Araçta bulunması gerekenler konusunu yukarıda anlattım. Ancak yine de tüm detayları bulabileceğiniz çeşitli siteler var. İngiltere’de yaşayanlar şuradan bilgi alabilir: www.gov.uk/driving-abroad
  • Yukarıda sıkça bahsettiğim gibi konaklamaları önceden organize etmedik. Temmuz çok yoğun bir zaman olmadığı için sıkıntı da yaşamadık. Bir yere yaklaşırken kullandığımız booking ve hotels.com uygulamaları epey yardımcı oldu. Hatta kendinizi bağlamak istemezseniz, booking’de boş odası görünen otellere doğrudan girip gördükten sonra da tutabilirsiniz. Tabi tüm bunları söylerken şehirde olağanüstü bir durum olup olmadığını da kontrol etmek gerek. Festival, fuar gibi şeylere denk gelip sıkıntı yaşamak da mümkün olabilir, dikkatli olmak lazım.
  • Aracı tersten kullanmayla ilgili bir şeyler de ekleyeyim. İngiliz plakalı arabayla gelince doğal olarak sağdan direksiyonluyduk. Genelde insanlar bundan çok çekiniyor ama inanın bir an bile zorluk yaşamadık. Beynimiz zaten soldan trafikle büyüdüğü için kafa otomatik ona geçiyor. Çok nadiren bazı ince şeyleri görememe riski oluyor ama onlar da dikkatli olunca halloluyor. Genel olarak İstanbul trafiği de dahil hiçbir sorun yaşamadığımı söyleyebilirim. Hatta İstanbul - Eskişehir arasını götüren babam bile çok hızlı bir şekilde alıştı. 

Sorularınız olursa bana e-posta gönderebilirsiniz: tunchay@gmail.com

Bazı videoları da sona ekleyeyim. 

Eurotunnel treni

San Marino şövalyesi

Ozan'ın canlı yayınlarından bir örnek