18 Mayıs 2009

Nuri'nin Ricası



N.A: Oooo, Tuncay abim! Ne şeref seni görmek. Bir fotoğraf çektirsek?



Tuncay: Olur tabi canım, ne demek!

2 Mayıs 2009

Nisan'da Ne Dinledim?



Nisan'a başlarken şimdi yürütülüyor listesini Duman kapatmıştı sonuna kadar. Ama her güzel şey gibi bitebiliyor bu tutku. Biraz ara vermek gerekliydi, yeni keşifler yaptık.

Önce Caos Calmo filminin müziklerinden gaza gelip Your Ex-Lover is Dead'i dinledim birkaç gün boyunca. Sonra yine ilk günlerde Zuhal Olcay'ın Yine Aşk Var'ı ve Umut Kaya'nın Mevsimler Geçerken'i çaldı kulaklarımda.

Ama en büyük etkiyi Luxus yarattı. Televizyonda arada sırada klip izlemek bu yüzden gerekli. "Neden Saçların Beyazlamış Arkadaş" klibiyle öğrendim kendilerini. Sonra albümü indirdim, dinledim, bayıldım; gittim satın aldım. Hala dinliyorum, bütün şarkılar şahane, fikrimce!

Badem'i de Geceyedir Küsmelerim şarkısıyla bu listeye ekleyelim. Güzel bir klip, iyi müzik, başarılı bir şarkı.

Sonra da Manga. 2 haftadır da onu dinlemekteyiz. Albümde 5-6 şarkı hakikaten ortalama üstü. Onu ayrıca inceleyelim.

Son birkaç gündür de Selim Sesler'in Kasap Havası aklıma geldi. Çevire çevire onu dinleyip oynuyorum kendi kendime!

28 Nisan 2009

Konuşma



Aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci
Üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten
Ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci
Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten

İyi nişan alırdı kendini asan zenci
Bira içmez ağlardı, babası değirmenci
Sizden iyi olmasın, boşanmada birinci
Çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen

Ülkü Tamer

Haluk Bilginer'den dinlemek isterseniz:
http://www.youtube.com/watch?v=Wl4FA2KOsDM&hl=tr

Ya da
http://fizy.com/s/13hgbm

27 Nisan 2009

Güneşin Oğlu



Onur Ünlü adlı yönetmen abimizi ilk Polis filminde tanıdık. Polis filmine araştırmadan gidenlerin neredeyse tamamında olduğu gibi biz de gazı Haluk Bilginer isminden almış ve bildiğimiz filmlerden yeni bir tanesini izleyeceğiz sanmıştık. Öyle olmadı. Ortada farklı, anlaşılmaz bir şey vardı. Anlayamadık. Beraber izlediğimiz bazı adamlar yarıda terketti filmi mesela. Ben direnmiştim ve bittiğinde kararsız kalmıştım hatırlıyorum. Neydi lan bu film şeklinde terkettik salonu.

Tabi bir sinema alimi hatta müptelası değiliz. Fakat türk filmlerine karşı da özel bir ilgim var, yalan değil. Hepsini izlemeye çalışıyorum bir şekilde. Mahsun Kırmızıgül'e bile şans verdim (evet Beyaz Melek gerçekten çok çok çok kötü bir film, üzgünüm). Güneşin Oğlu'nu da bu yüzden büyük bir merakla izledim işte. Bu sefer neyle karşılaşacağımı tahmin ederek ve daha ferah bir zamanımda!

Film başlarken, bu hikayenin yaşanmış olduğuna dair bir bilgi şöyle bir arkaya yaslandırtıyor insanı, ama yalan külliyen yalan! Anlamanız pek de uzun sürmüyor zaten. Güneş tutulmasıdır, Fikri beydir derken bir anda filmin içine dalıyorsunuz. En baba Sudoku'yu çözmeye çalışır gibisiniz zaten izlerken. O sırada aradaki bazen abzürt, bazen küfürlü ama hep yerinde esprilerle kopuyorsunuz ister istemez. Nasıl geçiyor 90 dakika çözemiyorsunuz.

Velhasıl kelam, daha fazla anlatmayalım filmi. Sağdaki listeye girdi daha ne diyeyim.

Bir de müjde aldım az evvel. Sıradaki filmi bankası olacakmış yüksek ihtimalle. Film amatör futbol, soygun ve eroin üzerineymiş. Sabırsızlıkla bekliyoruz!

Bu da Geldi!



Geçen cuma da İstanbul biletleri gelmiş şirkete. Telsim üst kattayız, bekleriz.

Bunun için de kitapçık hazırlanmış Türkçe, faydalı bir eser.

26 Nisan 2009

Aykut Kocaman


2002'yi 2003'e bağlayan yılbaşı. Bir gece önceden kalmışız, kafa bir dünya. Günün sürprizi Aykut Kocaman.

25 Nisan 2009

Ulf Kirsten



Büyük golcü! Daum ilk geldiğinde, yanına staja gelmişti Kirsten. Birkaç ay da kalmıştı. O dönem yakalamıştık kendisini Fenerium'da.

21 Nisan 2009

Geldi



İstanbul'daki final 1 hafta önce oynanacak, İstanbul'da yaşıyoruz, bilet çıktığı 2 ay önce belli oldu, hala o yok ortada. Ama Roma'daki bugün geldi, hem de şahane bilgilerle geldi. Küçük bir kitapçık içine yerleştirmişler biletimizi. Bilet dediysek, o da kombine kart kalitesinde. Nitekim kart maç günü metro ve otobüslerde de geçecekmiş. Hatta iki müzeye bile girebilecekmişiz. O derece.

Bekle Roma geliyoruz!

16 Nisan 2009

Niye Tuncay'ın Yeri?



Şimdi soruyor arkadaşlar, ne burası meyhane mi? Neden adı "Tuncay'ın Yeri" diye. İşte bu sorulara cevap olacak ekran görüntüsü. Bloga isim ararken baktık Google sonuçlarına. "Tuncay'ın Yeri" diye aratıyoruz. Her yerde; yok Tuncay'ın yeri dolmaz, Tuncay'ın yeri zor dolar, Tuncay'ın yeri doldurulabilir mi, tadında yazılar.

Dedik o zaman bu boşluğa biz çare olalım, Tuncay'ın Yeri'ni dolduralım.

Ama isteyen olursa yine masa kurup rakı açarız, hani misafirperverligimiz iyidir, sohbetimiz de eşlik eder.

13 Nisan 2009

Kek



Ben iyice sardım bu işlere yahu. Dışarıda yediğim güzel şeyleri kendim yapmaya çalışmak bir saplantı haline gelmeye başladı. Toros Salatası, Haydari, Kabak Tatlısı, Roka Salatası zincirine son halka olarak da Havuçlu Tarçınlı Cevizli kekimizi ekledik hayırlı olsun.

Tabi tarif için Portakal Ağacı'na teşekkürü de bir borç biliriz. Kolaymış yalnız kek yapması da. Pişme olayı falan sakat. Orda biraz deneyim gerekli sanırım. Onu da zaman içinde kazanacağız. Böyle üstü tam pişmedi gibi curu kaldı ama bi yandan da yandı. Neyse ki Eda hanım sağolsun online desteğiyle alüminyum folyoyla sarmayı önerdi de kendi sıcağıyla biraz daha pişti kekimiz. Neticesinde demlediğim çayla 3 dilim yedim, gerçekten başarılı, övünmek gibi olmasın.

Kalanı da yarın şirkete götüreyim bari de sevinsin çocuklar.

Sözlerime son verirken size küçük bir dörtlük okumak istiyorum:

dedim bozuk merdiven
dedi ki ne yaptın sen
dedim ama bi dakka
dedi ki yok bir daha
dedim ayağım kaydı
dedi ki hayatın kaydı

luxus'tan geldi efendim, balans ve tolerans adlı eser..

hürmetler sunarım..

8 Nisan 2009

6 Nisan 2009

Sessiz Kaos - Caos Calmo



Festival sezonunu açtık. Benim film seçimlerindeki tescill başarısızlığım sonucunda son yıllarda pek bulaşmıyorum bilet işine. Ne alırlarsa eyvallah modundayız. Bu sene de öyle oldu. Sağolsun sevgili arkadaşlarım tek tek filmleri okudular, bana da biletleri almışlar. Aslında film başlarken, filmin ne hakkında olduğunu öğrenmek güzel bir şey. İtalyan filmi olduğunu bile o anda anladım mesela. E birbirimizin zevklerini de bildiğimiz için pek sürprizle karşılaşma söz konusu değil. Yani vampirli bir filmde açmam gözümü sabahın köründe.

Hareketli cuma gecesinin ardından, sabah alarmla kalkmak güzel değil doğru. Zaten "snooze" adlı araç yüzünden geç de kalıyorum. Hesapta sinema eve yakın!

Ben kalmasam da Erhan kardeşimiz uyuyakalıyor, gelmiyor filme. Neyse artık filmi anlatalım.

Pek dramatik görünüyor film aslında. İlk sahnede boğulanları kurtarıyor esas adam, eve dönüşte ise karısını ölü buluyor. Sonrasında ise kızı, işi, ailesi arasında kalmış ve kendi psikolojisini yaşayamayan bir adam sendromu görüyoruz kısaca. Ama olayı farklı kılan detaylar. Film bir parkta geçiyor mesela. (Uyaralım, spoiler'a girebiliriz ufaktan.)

Karısı öldükten sonra Pietro, kızı, büyük bir geçişte olan şirketi, karısının kardeşi, hayatını kurtardığı kadın, arkadaşları arasında sıkışıp kalır. Daha da acayibi kızını ilk gün okula götürdükten sonra, "yavrum, seni akşama kadar burada bekleyeceğim" demiş bulunur. Biraz fazla realist ve harbi olan abimiz, sözünü tutmak için akşama kadar parkta takılır. Aslında bayağı da keyif almıştır orada takılmaktan. Parkın belirli rutinleri vardır, engelli çocuğunu bir yerlere götüren anne, köpeğini gezdirmeye çıkaran Jolanda, parktaki cafede yemek yiyen tipler. Pietro da bu rutinler içinde yerini alır. Hiç işe gitmez, bütün görüşmelerini burada yapmaya başlar. Arkadaşları gelir bir şeyler anlatır, patronu gelir, fikir alışverişi yapar, karısının kardeşi gelir, kurtardığı kadın gelir bir şeyler sorar, ülkenin en ünlü jean firmalarından birinin yaratıcısı kardeşi gelir onla geyik çevirirler. Kızı annesinin ölümünden etkilenmemiş gibidir, hiç üzülme belirtisi yoktur çocukta resmen. Karısının kardeşi manyaktır, parkın ortasında soyunur mesela. Birleşmek üzere olan şirketlerindeki arkadaşlarından birisi feci para götürmüştür şirketten, karısı da komik bir şekilde hastadır. Parka en son birleşilecek şirketin sahibi Steiner - Roman Polanski gelir.

Bir yandan müzikler de bir güzel verir ayarı. Şahane şarkılar seçmişler hakikaten. Bu akışta bir an ne güzel lan, ben de mi parkta yaşasam falan diye düşünüyorsunuz. Yani hüzünlü gibi görünen film bir yandan adama acayip güzel bir huzur veriyor.

Neyse bu karmaşalar arasında bir gün, kız okula girerken dönüp geliyor babasına ve: Ya baba iyi güzel, her gün bekliyorsun da, yeter artık arkadaşlar dalga geçiyorlar, git artık diyor. Tabi aradan aylar geçmiş kar yağmış falan. Zaten ama belliydi o günün sabahında sıradışı şeyler oluyor. Jolanda'nın köpeği kaçıyor, herkes onu kovalıyor, zaten bir gün evvel engelli çocuğa selam da verememişti, anahtarı bulamadığı için! Kız da böyle deyince, her güzel şey gibi bitmeyecek mi diyoruz sonunda ve arabamıza atlayıp sonsuzluğa doğru yol alıyoruz.

Ha bu arada Pietro hayatını parkta geçirirken, kendisini şirkete başkan yapmak için teklifler geliyor sürekli. Ama Steiner'in geliş sebebi iş değil. Şimdi filmin önemli bir kısmını işgal eden bir sevişme bölümü var bir de. Orada bu kurtardığı kadınla sert bir ilişki yaşıyor Pietro. Bu kadın da meğersem Steiner'in metresiymiş, kocası da bunun boğulmasını istemiş. Yahu çok karıştı olay değil mi, evet bence de.

Velhasıl kelam, hiçbir anı sıkmayan, şahane kurgulanıp çekilmiş bu filmi, herkese tavsiye ediyoruz.

Şarkılara da bir örnek verelim ve yazıyı kapatalım. Stars bizler için söylesin - Your Ex-Lover is Dead

http://fizy.com/s/1041a7

2 Nisan 2009

Mart'ta Ne Dinledim?



Evet, bu post unutmadığım sürece sürekli olacak. İlerde de bakıp vay anasını o zaman mı dinlemişim bu şarkıyı ilk diyeceğim.

Mart ayında birkaç albüm keşfim oldu öncelikle. Burada da yazdığım iki tanesi Arto Tunçboyacıyan'dan How Much is Yours ve Jülide Özçelik'ten Jazz İstanbul vol 1. Buradan "Let Factories Open" ve "Yalan Dünya" adlı şarkıları öne çıkaralım.

Son 10-15 güne ise Duman damgasını vurdu. Bu kez iki albüm çıkardılar üstelik. 20 şarkı döne döne çalıyor playlistte.

Diğer eklenesi şarkılar ise Bolahenk Dizi Müzikleri'nden Kaybolan Yıllar, Gökhan Türkmen'den Büyük İnsan.

26 Mart 2009

Ağlamak İstiyorum



Herhalde bu akşam gelebilecek en güzel mail düştü posta kutusuna. İşte görüntüsü yukarıda, sizden mi saklayacağım ey okuyucu!

Benim hastalıklarımdan biridir bu bilet işi. Takip ederim, gitme ihtimalim varsa başvururum. Kaç turnuvaya basın mensubu olarak başvurmuşluğum da var. Ama işte şansım yaver gitmezdi hiç. Almanya 2006'ya çıkmadı, Euro2008'e çıkmadı, diğer finallere çıkmadı.

İşte bir senedir şansım döner gibi. Gerçi onlar da hep TFF aracılığıyla. Euro 2008'e ve İstanbul 2009'a biletleri kazandık. Bu sefer ise herhalde son nokta! Roma'daki finale iki biletim var yahu! Daha ne olsun.

Artık şampiyonlar liginin son sekizinin maçlarını daha bir motive izleyeceğim. Herhalde iki finali izleyen üç-beş adamdan biri olduğum için de Michel'le Şenes bir kıyak yaparlar, iki üç madalyayı da ben takarım!

24 Mart 2009

Jazz İstanbul - Jülide Özçelik


Bu haftanın Mephisto'dan aşırma albümü Jülide Özçelik'ten Jazz İstanbul. Mephisto'dan aşırma diyorum, müdavimleri bilir İstiklal Caddesi'nin müzik portföyünü geliştirmede sayısız faydası olur. Bir müzikmarketten çalan müziğin peşinden kaç dükkana girmişizdir. Hatta bazen birden fazla yerde çalan o şarkıların birkaç hafta sonra Türkiye gündemine düşmesine de şahit olmuşuzdur (Murat Kekilli - Bu Akşam Ölürüm). İşte bunlar arasında Mephisto'nun yeri ayrıdır. Her girdiğinizde farklı şeyler duyarsınız, bir de bu popüler müziğin dışındaki meyveleri verirler bizlere, sağolsunlar.

Bu haftasonu ziyaretimde de Jülide Özçelik hanfendi çalıyordu. Daha önce Levent Erim'in dinlettiğini hatırlıyorum arabasında da, sonra albümü almayı unutmuştuk kendisinden. iPhone'umuz var diye hava atmayalım ama bu iPhone'da biraz manyak bir aplikasyon var, adı Shazam. Bu aplikasyona dinletiyorsun şarkıyı biliyor şerefsiz. Eh Mephisto'da gezerken sık sık çalışıyor tabi. Sonra bunları kaydediyorsunuz. Sonra da geliyorsunuz şarkıları bir yerlerden dinleyip albüme şans veriyorsunuz, Mephisto'ya ikinci gittiğinizde de albümü beğenirseniz alıyorsunuz. Hayır direk alıp da sonra beğenmediğim pekçok albüm olduğu için bu sistemi seçtim, daha ekonomik.

Neyse, adından da anlaşılacağı gibi albüm bir jazz albümü. Ancak albümdeki şarkılardan birkaçı yakından bildiğimiz türküler. Jülide Özçelik'in sesine de çok yakışan türkülerle albüm bir şahane oluyor. Bir "Yalan Dünya" deyişi var ki of off..

Tıklayın siz de dinleyin.

Neyse efendim, 2008'de çıkan bu albümde Yalan Dünya, Kara Toprak, Anan Var midur, Geçti Dost Kervanı gibi bildik şarkılarla birlikte toplam 10 şarkı bulunuyor.

Tavsiye edelim ve yine kenara çekilelim.

19 Mart 2009

İyi de Bana Ne

Duman yeni albümden mesajı güzel, müziği güzel, performansı başka bir güzel şarkı:

Yepyeni bir insanımız var
Akıl yolundan öylesine uzaklar
Aralarında hoş bir uyum var
Ayıp değil mi hiç mi umursamazlar

Altınlarınızı çaldılar
Topraklarınızı verdiler
Tarihi baştan yazdılar
İyi de bana ne?

İnsanlığımızı ezdiler
Aydınlığımızı kestiler
Ülkeyi çoktan sattılar
İyi de sana ne?

Yepyeni bir insanımız var
Düşünmeden ah kardeşini boğazlar
Laf aramızda aslında tek bir sorun var
Günah değilmiş memlekete olanlar

Altınlarınızı çaldılar
Topraklarınızı verdiler
Tarihi baştan yazdılar
İyi de bana ne?

İnsanlığımızı ezdiler
Aydınlığımızı kestiler
Ülkeyi çoktan sattılar
İyi de sana ne?

Duman II albümünden
Söz Müzik: Kaan Tangöze

11 Mart 2009

Kece Kurdan



Her şey biraz gecikmeli de olsa oluyor ya bu mutluluk verici aslında. Yıllarca yok sayılan, unutturulmaya gayret edilen bir dil, yeniden canlanıyor işte. Evet sancılı oluyor geçiş, insanlara baştan yokmuş gibi kabul ettirildiği için bu keskin geçişler bazılarını delirtiyor, kızdırıyor. Ama işte memleketin sanatçıları tam olması gerektiği anda devreye giriyor, sesleri biraz olsun kısıyor.

Yüzyıllardır bu topraklarda içiçe yaşayan halkları birbirine düşman eden yirminci yüzyıldan sonra, yirmibirinci yüzyılın bir barış dönemi olması hepimizin dileği tabi ki. Devlet tarafından yürütülen Kürt=PKK politikasının bir sonucu olarak etrafımızda doğulu olduğu söylenen herkese önyargılı bakılıyor artık. Kürt olduğu için kız verilmeyen gençler var ve bu olay batıda okumuş geçinen adamların arasında oluyor.

Neyse politik mevzular, uzun sancılı anlatmak hala çok zor. Ama işte şu keskin hatları zayıflatmak için iş biraz aydınlara, sanatçılara, sesini duyurup dinlenebilen insanlara düşüyor.

Evet, gönül isterdi ki Ahmet Kaya'nın "Kürtçe şarkı söyleyeceğim" diye linç edildiği süreçte ortaya çıksalardı ve bir olup aslanlar gibi savunabilselerdi ama buna da şükür.

Gelgelelim üzücü olan medyanın gelişmelere olan tavrı. Bugün tüm ana haber bültenlerinde vardı bu haber. Fakat veriliş tarzı aynen şöyleydi: "Aynur'un 2004 yılında çıkardığı albümün adı da olan Kece Kurdan - Kürt Kızı manasına geliyor. Ayrıca Aynur bu şarkının sözlerinin gençleri savaşa çağırdığı gerekçesiyle DGM'de dava edilmişti. Bakın dinleyin asıl sözlerini bu şarkının. Nasıl da Kürt politikası yapıyor!". Böyle laflar işte.

Boşverelim biz sonuca gelelim. Ajda Pekkan'a helal olsun, Aynur'a helal olsun. Kadınlar için yapılan bu çalışmaya kardeşliği de ortak ettikleri için teşekkür edelim tebrik edelim.

Hangi dilde söylenirse söylensin, şarkılar türküler barış, kardeşlik için söylensin!

9 Mart 2009

Atatürk Kitaplığı



Kütüphaneleri severim, ders çalışmak dışında tabi ki. Amaçsızca içinde kaybolmak, kağıt kokuları mide bulandırana kadar orada pineklemek hakikaten iyi bir vakit geçirme amacı olabilir. Buna da beni alıştıran ortaokul ve lisedeki dönem ödevleri. O abidik gubidik ödevleri önce Eskişehir İl Halk Kütüphanesi'nde yapmaya başladık, sonra da Anadolu Üniversitesi Kütüphanesi'nde. Dönem ödevi diye ne yaptığımı zerre hatırlamıyorum ama dersten kaçıp kitapları ya da arşivleri karıştırmaya başladığımda ne kadar mutlu olduğum hala hafızamda.

Özellikle Anadolu Üniversitesi'nin kütüphanesi arşiv bölümü gibisini ben hala görmedim. 4. katta dergiler, 5. katta günlük gazeteler arasında nasıl kaybolurduk rahmetli kuzenle ya! Çocukluğumu, ilk gençliğimi paylaştığım adama selam olsun buradan.

Sonra geldik İstanbul'a. Boğaziçi Üniversitesi'nin de güzel bir kütüphanesi var fakat orası kafada hep ders çalışma yeri olarak kalacak belli. Bir de gazeteler konusunda pek başarılı sayılmazlar. Taranmış hallerine bilgisayar ekranından bakmak pek cezbetmiyor insanı. Ayrıca adet de pek iyi değil.

Bundan 5-6 sene evvel, Lig tarihi için yapılan bir araştırmaya yardımcı olmak adına yapılan çalışmada tanıştım Atatürk Kitaplığı'yla. Taksim Meydanı'nın yanıbaşında, Gezi Parkı'nın arkasında, muhteşem manzarası ve ferah ortamıyla pek güzel pek sakin bir yerdi. Tek kötü yan gazetelerin açıkta olmaması, istek listenizi yazıp memurlara vermeniz ve gazetelerin gelmesini yarım saat beklemeniz.

Geçenlerde yine bir araştırma yapmam gerekti, ama epeydir buranın kapalı olduğunu biliyordum. Ailemizin kütüphanecisi Şener abiye danıştık tabi. Şansa bak, 3 Mart'ta tekrar açılmış, ben de bu haftasonu ziyaret ettim bu güzel yeri.



Neyse, her yer yenilenmiş, boyanmış, mobilyalar değişmiş, gazetelerin ciltleri elden geçmiş, ayrıca taramalar başlamış, her şeyin arşivlenmesi geliştirilmiş; daha da güzel bir yer haline gelmiş. Yakın tarihi seven, eski gazete sayfaları arasında kaybolmak isteyenlere naçizane bir tavsiyemiz olsun.

How Much Is Yours?



Herhalde müzik hayatımı değiştiren gelişme, Boğaziçi'nin ilk günlerinde BGST'nin gösterisini izlemem oldu. Tesadüfen Kırmızı Salon'daki gösteriyi izlemiştim ve tam anlamıyla büyülenmiştim. Hem dansın güzelliği, hem müziklerin etkileyiciliği beni yeni bir müzik tarzıyla tanıştırdı.

Sonra Kardeş Türküler'in öncülüğünde çıkılan yolda Kalan Müzik ve Doublemoon'un da yardımıyla pek çok yeni tür müzikle tanıştım. Hele bizim yakınımızdaki etnik toplulukların şarkılarını müzik olarak o kadar benimsedim ki, insanları insan oldukları için sevmeyi bile bu şarkılardan öğrendim diyebilirim. Aynı ekmeği yiyoruz çünkü, aynı suyu içiyoruz, aynı topraklarda büyüdük, aynı bakkaldan aynı çikolatayı yiyoruz. Aynı müzikleri başka sözlerle söylüyoruz sadece, dertlerimiz bile aynı; bu düşmanlık niye?

Neyse politikayı bırakalım, işimize bakalım. Arto Tunçboyacıyan, Onno Tunç'un kardeşi. Dinlediğimiz bazı şarkılarda onun izini de görmek mümkün. Armenian Navy Band adlı grup ise 12 Ermeni müzisyenin birleşmesiyle kurulan bir grup. Grup hakkında detaylı bilgiyi şu adresten de alabilirsiniz.

Kendileriyle tanıştığımız "How Much Is Yours" albümünü de anlatalım: Harika! Etnik müzikleri sevenlerin mutlaka denemesi gerektiğini söylüyorum. Sevmeyenlerin de "Let Factories Open" şarkısıyla bir giriş yapmaları değişik bir deneyim olabilir. Youtube linkini verelim:

http://www.youtube.com/watch?v=3mV5FcWw-t0

5 Mart 2009